Browsing by Author "Fatma TANELİ"
Now showing 1 - 20 of 32
Results Per Page
Sort Options
Item Gammapatiler üzerine retrospektif bir çalışma(2003) Zeki ARI; Bekir Sami UYANIK; Fatma TANELİ; YEŞİM GÜVENÇ DEMİRAĞCI; İşbilen Banu ÖZDENSerum immünglobulin düzeyleri, immünglobinlerin biyosentez ve/veya salıverilme hızlarının bozulmasına bağlı olarak değişiklik gösterir. Bazı hastalıklarda sadece bir immünglobulin sınıfında artış görülürken (monoklonal immünglobulin), kronik bakteriyel enfeksiyonlarda poliklonal immünglobulin bozuklukları görülebilir. Monoklonal gammapatiler, plazma hücrelerinin tek bir klonunun kontrolsuz bir şekilde çoğalması sonucu, söz konusu klonun ürettiği immünglobulinin serumdaki miktarının artmasıyla ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada; 3 yıl boyunca (1999 - 2002) çeşitli nedenlerle hastanemize başvuran ve kendilerinden protein+immünfıksasyon elektroforezi istenen toplam 730 vakanın elektroforez sonuçlarını değerlendirdik. Agaroz jel elektroforezi kullanılarak yapılan çalışmada; 730 olgunun 14'ünde (%1.9) gammapati görüldü. Bunların 12'si monoklonal (%85.7), 2'si ise biklonal (%14.3) gammapati idi. Toplam 14 olgudan 8'inde IgG'de (%57.1), 4'ünde IgM'de (%28.6) ve 2'sinde ise IgA'da (%14.3) gammapati gözlendi. Gammapatilerin Kappa (K) ve Lambda ($lambda$) hafif zincirlere göre dağılımı ise şöyle idi: IgG k 1(%7.1), IgG $lambda$ 5(35.7), IgG K+$lambda$ 2(%14.3), IgM K 3(%21.5), IgM $lamda$ 1(%7.1) ve IgA K 2(%14.3). Verilerimiz, monoklonal gammapati oranının %1.9, biklonal gammapati oranının ise %0.3 olduğunu göstermektedir. Literatürde monoklonal gammapatilerin toplumlardaki prevalansı %l-3, biklonal gammapatilerin prevalansı ise yaklaşık %1 olarak bildirilmektedir. Dolayısıyla bizim bulgularımız da bu oranları desteklemektedir.Item Tek sete karşın çok setle yapılan sekiz haftalık direnç antrenmanlarının genç erkeklerin kemik turn-over markerleri üzerine etkisi(2004) Gürbüz BÜYÜZYAZI; Cevval ULMAN; Fatma TANELİ; Serdar SEVEN; Şule ÇOLAKOĞLU; Fırat ÇETİNÖZ; Muzaffer ÇOLAKOĞLUÇalışmamızın amacı farklı volümde (tek set-çok set) ancak aynı şiddette [8-12Tekrar Maksimum(RM) ve 12-15 RM] yapılan sekiz haftalık direnç antrenmanlarının kemik turn-over markerleri üzerine etkisinin incelenmesi. Metod: 42 sağlıklı erkek üniversite öğrencisi rasgele tek set (TSG; n=14), çok set (ÇSG; n=13) ve kontrol grubu (KG; n=15) olarak ayrıldı. ÇSG tüm egzersizleri ilk üç hafta 3 set, 12-15RM ile; geri kalan 5 hafta ise süper set ve 3 set halinde 8-12RM ile, tüm çalışma boyunca haftada 3 gün olarak yaptı. TSG ise tüm egzersizleri tek set olarak yaptı. Çalışma döneminin başında ve sonunda serumda total alkalen fosfataz (ALP), kalsiyum (Ca +), fosfat, paratiroid hormonu (PTH), osteokalsin (OC), idrarda deoksipiridinolin (DPD) düzeyleri ölçüldü.PTH TSG, ÇSG ve KG'de sırasıyla %15.32 (p<0.05), %34.88 (p<0.01) ve %20.76 (p<0.05) olarak arttı. ÇSG'de $Ca^{2+}$ (p=0.054) ve OC (p=0.075)'de anlamlı olmayan artış görüldü. ÇSG'de $Ca^{2+}$ ve OC'de gözlenen yüzde değişim CG'den yüksekti (sırasıyla p<0.05 ve p<0.01). Fosfat ve DPD'de grup içi ve gruplar arası farklılık saptanmadı. Sonuç olarak, çok set grubundaki genç sporcular daha iyi bir kemik metabolizması göstergesi olan yüksek PTH ve OC değerlerine sahiptiler. Bu nedenle, kemik mineral metabolizmasını arttırmak için çok setler halinde yapılan direnç antrenmanlarının önerilebileceği kanısına varıldı.Item Evaluation of the contralateral testis after unilateral orchidectomy by lactate dehydrogenase-C4 isoenzyme activity in rats(2004) Fatma TANELİ; Cüneyt GÜNŞAR; Ahmet VAR; Cevval ULMAN; Ece ONUR; Zeki ARI; Bekir Sami UYANIK; Can TANELİTorsiyon, varikosel, ve vas deferens obstruksiyonuna bağlı kontralateral testisdeki akut hasarı inceleyen bir çok araştırma yapılmıştır. Çalışmamızda, tek taraflı orşidektomi operasyonu sonrası kontralateral testiküler fonksiyonunun uzun dönem sonuçlarını incelemeyi amaçladık. Çalışmamızda 20 adet 200-250 gr ağırlığında Wistar albino erkek rat kullanılmıştır. On rafa unilateral orşidektomi uygulanmış, 10 rafa ise Sham operasyonu yapılarak control grubu olarak kullanılmıştır. 30 gün sonra ratlar sakrifiye edilmiş ve testisleri çıkarılmıştır. Testiküler fonksiyon testis dokusunda laktat dehidrogenaz izoenzimi aracılığıyla değerlendirilmiştir. Testiküler LDH-C4 izoenzimi agaroz jel elektroforez metoduyla analiz edilmiştir. LDH-C4 izoenzim aktiviteleri çalışma grubunda Sham kontroluna göre anlamlı(p<0.05) bulunmuştur.(7.42±6.69 vs 10.07±6.92 lU/mg yaş doku). Sonuç olarak, LDH-C4 izoenzimin kontralateral hasarı değerlendirebilecek hassas bir biyokimyasal parameter olabileceği sonucuna varılmıştır. Çalışmamızda unilateral orkidektomi operasyonundan 30 gün sonra kontralateral testisde biyokimyasal değişiklikler olduğu gösterilmiştir.Item Maternal kanda AFP, HCG ve ankonjuge östriol düzeylerinin gebelik komplikasyonları ile ilişkisi(2004) Bülbül Yeşim BAYBUR; Cevval ULMAN; Selman LAÇİN; Tayfun Hasan ÖZÇAKIR; Fatma TANELİ; Tuğrul ÇELİK; Yıldız UYARAMAÇ: Bu çalışmada Manisa ili ve çevresindeki gebe popülasyonunda maternal kanda yüksek AFP, yüksek HCG, düşük AFP ve düşük ankonjuge östriol değerleri ile intrauterin ölüm, prematürite, intrauterin gelişme geriliği, sürmatürite ve preeklampsi arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.MATERYAL ve METOD: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde 1999-2003 yılları arasında üçlü tarama testi yapılan 1020 hastanın gebelik sırasındaki in utero ölüm, prematürite, sürmatürite, intrauterin gelişme geriliği ve preeklampsi oranlarını telefonla ve hastane kayıtlarını taramak yoluyla inceledik. Maternal kanda yüksek AFP (>2 MoM), yüksek HCG (>2 MoM), düşük AFP (<0.5 MoM) ve düşük ankonjuge östriol (<0.5 MoM) değerleri bulunan hastalar, MoM değerleri normal olanlarla karşılaştırıldı. Bu değerler ile sayılan gebelik komplikasyonları arası ilişki araştırıldı. İstatiksel analiz SPSS Windows için 10.versiyon üzerinde "student t test ve Chi square test" ile yapıldı.BULGULAR: Kayıtlarına ulaşılan 428 hastanın 3'lü tarama testi 1/270 eşik değerin üstünde çıkan 31'inden 30'una amniyosentez uygulanmıştı. Bu 30 hastanın 4'ün-de Down sendromu mevcuttu. Üçlü test sonucu yüksek olarak değerlendirilen 26 hastadan hiçbirinde amniyo-sentez ile ya da doğum sonrası Down sendromu tespit edilmedi. Kayıtlarına ulaşılan tüm hastaların 14'ünde yüksek AFP (>2 MoM), 55'inde yüksek HCG (>2 MoM), 13'ünde düşük AFP (<0.5 MoM) ve 8'inde düşük ankonjuge östriol (<0.5 MoM) değerleri bulundu. Bu hastalar tüm biyokimyasal belirteçleri normal sınırlarda olan ve kontrol grubunu oluşturan 317 gebeyle karşılaştırıldı. Düşük östriol değerleri ile prematürite arasında anlamlı bir ilişki bulunurken (p<0.05), düşük veya yüksek AFP değerleri ile gebelik komplikasyonlarından hiçbiri arasında ilişki bulunamadı. Yüksek HCG ise preeklampsi gelişimi ile ilişkiliydi (p<0.05).SONUÇ: Yüksek hCG değerleri ile preeklampsi gelişimi ve düşük östriol ile prematürite arası ilişki olması üçlü tarama testindeki biyokimyasal parametrelerde artış saptanan gebelerde obstetrik komplikasyon gelişme riskinin arttığını göstermektedir. Bu gebeler kromozom anomalisi ve malformasyon taramasının yanında obstetrik komplikasyonlar açısından da dikkatli izlenmelidir.Item Obez ve obez olmayan çocuklarda aterosklerotik belirleyiciler ve bunların vücut kompozisyonu ile ilişkisi(2004) Betül ERSOY; Cevval ULMAN; Dilek YILMAZ; Fatma TANELİ; Erbay Pınar DÜNDARSon yıllarda yapılan çalışmalarda aterosklerozis için risk faktörlerinin çocukluk ve adolesanda var olduğu ve damar duvarındaki ateromatöz değişikliklerin erken yaşlarda ortaya çıktığı kanıtlanmıştır. Çocukluk çağının giderek artan sorunu olan obezitede lipid değişiklikleri ve ateroskleroz riski artmaktadır. Bu çalışmada amacımız, obez ve obez olmayan çocuklar arasında lipid profili ve aterosklerotik belirleyiciler arasında fark olup olmadığını saptamak ve her iki grupta lipid düzeylerinin ve aterosklerotik belirleyicilerinin vücut ağırlığı parametreleri ile olan ilişkisini belirlemektir. Bu amaçla çalışmaya 22 obez, 89 obez olmayan çocuk alındı. Çocukların boy ve vücut ağırlıkları ölçüldü. Vücut kitle indeksi (VKİ) kg/$m^2$ ve rölatif tarı hesaplandı. Lipid profili, ApoA-1, Apo B ve Lp(a) düzeylerini belirlemek için 12 saatlik açlıktan sonra kan alındı. Obez çocuklarda trigliserid düzeyleri obez olmayanlara göre anlamlı yüksek saptandı (p=0,00). Apo A-l ve Apo B düzeyleri ise obez olmayan çocuklarda anlamlı olarak yüksekti (p<0,01). Obez grupta rölatif ağırlık ile trigliserid düzeyi arasında anlamlı ilişki vardı (r= 0.511, p<0,05). Obez olmayan grupta özellikle vücut kitle indeksi (VKİ) ile HDL kolesterol arasında negatif ilişki (r=-0.280, p<0.05), ağırlık ile de LDL kolesterol arasında pozitif yönde anlamlı ilişki belirlendi (r= 0.218, p<0,05). Obez çocuklarda bel/kalça oranı obez olmayanlara göre anlamlı yüksek bulundu (p<0.005). Obez çocuklarda bel/kalça oranı ile total kolesterol (r=0.438, p=0.004) ve Apo B (r=0.495, p=0.002) arasında pozitif yönde orta derecede anlamlı ilişki saptandı. Obezitede önemli bir aterosklerotik belirleyici olan trigliserid düzeyleri arttığı için ateroskleroz riski artabilir. Obez olmayanlarda ise HDL ve LDL kolesterol düzeyleri daha önemlidir. Bel/kalça oranı ile belirlenen vücut yağ dağılımı özellikle obezitede önemli olup, üst bölgede yağ birikimi total kolesterol ve aterosklerotik özelliği sahip olan Apo B düzeylerini arttırmaktadır.Item Alterations in serum thyroid hormones, lipids and dehydroepiandrosterone sulfate levels in the fasting and postprandial states(2004) Kadir GÜLSÜN; Fatma TANELİ; Füsun ERCİYASÖrnek alımı sırasında kişinin aç veya tok olmasının değişik biyokimyasal testleri farklı oranlarda etkileyerek preanalitik hatalara neden olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda Total T3 (T3), Total T4 (T4), Serbest T3, Serbest T4, TSH, dehidroepiandrosteron sülfat (DHEA-SO4) ve lipid parametrelerinin açlık ve tokluk düzeyleri arasındaki olası değişikliklerin incelenmesi amaçlanmıştır. 35 sağlıklı gönüllüden 12 saatlik açlık sonrası (saat 08:00-09:00 arasında) açlık kan örnekleri ve aynı gün postprandial 2.saatte (saat 10:00-11:00 arasında) tokluk kan örnekleri alınmıştır. Tüm açlık ve tokluk kanlarında serum lipidleri (total kolesterol, trigliserid, HDL kolesterol, LDL kolesterol, VLDL kolesterol), tiroid hormonları "e DHEA-SO4 testleri çalışılmıştır.Total kolesterol, trigliserid, HDL kolesterol düzeyleri aynı gün otanalizörde enzimatik yöntemle, tiroid testleri kemilüminesans immunassay metoduyla, DHEA-S04 düzeyleri ise radyoimmunassay ile ölçülmüştür. Açlık trigliserid (p=0.042), VLDL (p=0.038) ve DHEA-S04 değerlerinde (p=0.002) tokluk değerlerine gore istatistiksel olarak anlamlı düşüklük saptanmıştır. Açlık LDL kolesterol (p=0.027) ve TSH değerlerinde (p=0.002) ise tokluk değerlerine oranla istatistiksel olarak anlamlı yükseklik saptanmıştır. T3, T4, Serbest T3 ve Serbest T4 düzeylerinin açlık ve tokluk değerleri arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Bu çalışmada, serum TSH ve DHEA-S04 düzeylerinde görülen anlamlı değişiklik nedeniyle preanalitik hatadan kaçınmak için örnek alımı sırasında hastaların en az 12 saat aç olması gerektiği sonucuna varılmıştır.Item Postmenopozal osteoporozlu olgularda bifosfonat tedavisinin kan lipid parametreleri üzerine etkisi(2005) Canan TİKİZ; Fatma TANELİ; Çiğdem TÜZÜNBifosfonatlar günümüzde östeoporoz ve Paget hastalığı gibi metabolik kemik hastalıklarının tedavisinde yaygın olarak kullanılan ilaç grubudur. Kesin etki mekanizmaları bilinmemekle birlikte özellikle amin grubu içeren bifosfonatların (aminobifosfonat) mevalonat yolunu inhibe ederek Osteoklast aktivasyonunu azalttığrgösterilmiştir. Kolesterol sentezinin de mevalonate yoluyla olması, bu grup ilaçların kolesterol metabolizmasını da etkileyebileceğini düşündürmektedir. Bu çalışmada, östeoporoz tanısı konularak tedavi amacıyla aminobifosfonat başlanılan olgularda kan lipid parametrelerindeki değişiklikler araştırılmıştır. Bu amaçla çalışmaya toplam 50 osteoporotik postmeno-pozal hasta alınmış olup, 25 hastaya (ort.yaş:54±9 yıl) alendronat sodyum (70mg/hafta), 25 hastaya da (ort.yaş:55±8 yıl) risedronat sodyum (35mg/hafta) başlanmıştır. Ölçümler başlangıçta ve 6 aylık tedavi sonrasında yapılmıştır. Kan lipid parametreleri olarak; total kolesterol (T-kol), yüksek dansiteli kolesterol (HDL-kol), düşük dansiteli kolesterol (LDL-kol), trigliserid, apolipoprotein A (Apo-A), apolipoprotein B (Apo-B), lipoprotein (a) (Lip a) ve kemik döngüsünü gösteren parametreler olarak da; serumda total alkalen fosfataz (TAP), kemik-spesifik alkalen fosfataz (BAP), osteokalsin (OCL) ve idrarda deoksipiridinolin (DPD) düzeyleri değerlendirmeye alınmıştır. Altı aylık tedavi sonrasında her 2 grupta biyokimyasal olarak ölçülen kemik döngüsüne ait parametrelerde anlamlı değişiklikler olmasına karşın .(p<0,05), gerek alendronat gerekse de risedronat tedavisinin lipid para-metreleri üzerine herhangi anlamlı bir etkisinin olmadığı gözlenmiştir (p>0,05). Sonuçlarımız orta süreli oral aminobifosfonat tedavisinin kan lipid profili üzerine etki-sinin olmadığını düşündürmüştür.Item Sekiz haftalık hızlı tempo yürüyüşün orta yaşlı erkeklerde kardiovasküler hastalık risk faktörlerine etkisi(2005) Gürbüz BÜYÜKYAZI; Cevval ULMAN; Nurullah CANDAN; Fatma TANELİ; Nesrin ÖZLEN; Hakan TIKIZ; Bekir Sami UYANIKÇalışmamızın amacı sekiz haftalık hızlı tempo yürüyüş programının orta yaşlı erkeklerin aerobik kapasiteleri (VO2max), kan basınçları, bazı kan lipidleri, ve high-sensitive C-reaktif protein (hsCRP) düzeyleri üzerine etkisinin incelenmesidir. Bu amaçla, 40-60 yaşları arasında, 22 sağlıklı erkek çalışmaya alındı ve bunlardan 12'si egzersiz grubunu (EG) geri kalan 10'u ise kontrol grubunu (CG) oluşturdu. EG haftada beş gün, günde 30 dakikadan başlayarak 48 dakikaya kadar, sabit bir şekilde artan sürelerde, kalp atım sayısı yedeğinin (HRR) ~%69 şiddetinde ve -6.68+0.14 km/s hızla yürüdü. VO2max, sistolik ve diastolik kan basınçları (SKB, DKB), total kolesterol (TK), trigliserit (TG), yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol (HDL-C), düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol (LDL-C), ve hsCRP antrenman periyodundan önce ve sonra ölçüldü. Hızlı tempo yürüyüş SKB ve LDL-C seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalmaya (p< 0.05), V02max (p<0.01) ve HDL-C seviyelerinde ise anlamlı bir artışa (p<0.05) neden oldu. EG'de DKB ve hsCRP istatistiksel olmayan bir azalma eğilimi gösterdi (p>0.05). Kontrol grubunda bu parametrelerin hiçbirinde istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler gözlenmedi. Sonuç olarak, daha önce yapılan bazı çalışmaların aksine, bu çalışmada hsCRP seviyelerinde anlamlı bir azalma belirlenemedi. Ancak, aerobik kapasiteyi arttırmak ve kardiyovasküler hastalık riskini azalttığı belirlenmiş olan SKB ve lipid parametrelerinde olumlu değişiklikler yaratabilmek için hızlı tempo yürüyüş tavsiye edilebilir.Item Atipik antipsikotik kullanan hastalarda ailede diyabet öyküsü olmasının glukoz metabolizması üzerine olan etkisi(2007) Fatma YURTSEVER; Ayşe Ersen DANACI; Özlem GÜNAY; Fatma TANELİ; Baybars VEZNEDAROĞLUAmaç: Şizofreni hastalarında diyabet normal populasyona göre 2-3 kat daha fazla görülür. Son yıllarda atipik antipsikotiklere bağlı ortaya çıkan diyabetten de pek çok yayında söz edilmiştir. Yaş, etnik köken, şişmanlık, şişmanlık süresi, fiziksel aktivite ve ailede diyabet öyküsününün bulunması gibi risk faktörleri diyabete yakalanmayı kolaylaştırır. Bu çalışmanın amacı atipik antipsikotik kullanan hastalarda, diyabet için bir risk faktörü olan, ailede diyabet öyküsü varlığının glukoz metabolizmasını nasıl etkilediğini araştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya şizofreni veya başka bir psikotik bozukluk tanısı almış ve en az 1 yıldır atipik antipsikotik kullanmakta olan toplam 70 hasta alınmıştır. Hastalar ailesinde diyabet öyküsü olan ve olmayan diye iki gruba ayrılmıştır. Glukoz metabolizmasını değerlendirmek için açlık kan şekeri, oral glukoz tolerans testi, kan insülin, c-peptit, he- moglobin A1c, leptin ve ghrelin düzeylerine bakılmıştır. Bulgular: Ailesinde diyabet öyküsü olan ve olmayan iki hasta grubunun açlık kan şekeri, oral glukoz tolerans testi, kan insülin,c-peptit, hemoglobin A1c, leptin ve ghrelin düzeylerinin karşılaştırılması sonucu sadece ghrelin düzeyi ailesinde diyabet olan grupta daha yüksek bulunmuştur; diğer parametreler açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Sonuç: Atipik antipsikotik kullanan hastalarda ailede diyabet öyküsü bulunması glukoz metabolizmasının bozulma olasılığını artırabilir. Tedaviye bafllamadan önce risk faktörlerini gözden geçirmek ve klinik izlemde metabolik yan etkileri değerlendirmek amacıyla gerekli değerlendirmeleri yapmak akıllıca olacaktır. Anahtar sözcükler: fiizofreni, atipik antipsikotik, metabolik yan etki, glikoz metabolizmasıItem Pübertede gonadal steroid ve lipoproteinlerin değişim ve etkileşimleri(2007) Betül ERSOY; Yılmaz Dilek ÇİFTDOĞAN; Cevval ULMAN; Erbay Pınar DÜNDAR; Fatma TANELİAmaç: Püberte, insan yaşamında dramatik değişikliklerin oluştuğu dönemdir. Bu çalışmada, pübertal gelişim sırasında, gonadal steroidler, lipoprotein düzeyleri ve antropometrik ölçümlerdeki değişim ve etkileşim belirlenmeye çalışıldı.Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya 10-15 yaş arası elli dokuz kız ve altmış dokuz erkek okul çocukları dahil edildi. Çocukların püberte evreleri Tanner evrelerine göre değerlendirildi. Boy ve kiloları ölçüldü. Vücut kitle indeksi (VKİ) hesaplandı. Gonadal steroidler (östradiol, serbest ve total testosteron), lipid ve lipoprotein düzeyleri belirlendi.Bulgular: Kızlarda erken pubertede total kolesterol ve HDL-Kolesterol (HDL-K) düzeyleri anlamlı artış gösterdi (p<0.05). Apolipoprotein A-I (ApoA-I), Apolipoprotein B (ApoB), Lipoprotein a (Lip a) ve LDL-Kolesterol (LDL-K) düzeylerinde püberte boyunca anlamlı değişiklik olmadı (p>0.05). Erkeklerde erken pübertede LDL-K’de anlamlı artış saptandı (p<0.05). Püberte sonunda tüm lipoprotein düzeyleri anlamlı arttı (p<0.05). Püberte öncesinde kızlarda LDL-K erkeklere göre anlamlı yüksekti. Püberte sonunda erkeklerde LDL-K, Lip a ve trigliserid düzeyleri kızlara göre anlamlı yüksek bulundu (p<0.05). Kızlarda östradiol düzeyleri ile tüm lipid düzeyleri arasında anlamlı ilişki olmasına karşın, en güçlü ilişki HDL-K ile saptandı (r=0.58). Erkeklerde de östradiol ile tüm lipid parametreleri arasında ilişki vardı. Testosteron ve aterosklerotik lipidler arasında anlamlı ilişki vardı (p<0.05). VKİ ile LDL-K arasında orta dereceli anlamlı ilişki belirlendi (r=0.28, p<0,05). Erkeklerde VKİ ile trigliserid, LDL-K ve Apo-B arasında orta dereceli anlamlı ilişki belirlendi (r=0.34, r=0.31, r=0.29, p<0.05).Sonuç: Pübertal gelişim sırasında kızlarda antiaterosklerotik, erkeklerde aterosklerotik lipid düzeyleri artar. Östradiol kızlarda antiaterosklerotik lipidleri arttırırken, erkeklerde tüm lipidlere etki eder. Testosteron erkeklerde aterosklerotik lipidleri arttırır. VKİ artışı her iki cinste de aterosklerotik lipidleri ve özellikle LDL-K’yi arttırır.Item Serum brain-derived neurotrophic factor levels in pain syndromes: A comparative study with major depression(2008) Ömer AYDEMİR; Ayşen Esen DANACI; Altuner DEVECİ; AYŞE BEYHAN LALE CERRAHOĞLU; E. Oryal TAŞKIN; Fatma TANELİ; Deniz SELÇUKİAmaç: Bu çalışmada, ağrılı semdromların ortaya çıkmasında stresin rolünün araştırılması amacıyla migren ve fibromiyalji tanılı hastaların serum Beyin-türevli Nörotrofik Faktör (BDNF) düzeyleri depresif hastaların ve sağlıklı kontrollerin düzeyleri ile karşılaştırılmıştır. Yöntem: Önceden herhangi bir psikiyatrik tanısı olmayan ve antidepresan tedavi kullanmamış olan 27 migren tanılı hasta ve 19 fibromiyalji tanılı hasta çalışmaya alınmıştır. Depresyon grubuna ise en az sekiz haftadır antidepresan tedavi kullanmayan major depresif bozukluk tanılı 24 hasta dahil edilmiştir. Bu grupta da depresyona eşlik eden başka bir birinci eksen tanısı olan hasta yoktur. Herhangi bir psikiyatrik tanısı bulunmayan ve psikiyatrik tedavi kullanmamış olan 26 sağlıklı denek kontrol grubunu oluşturmuştur. Tüm gruplardaki deneklerin depresyon ve diğer eksen I tanılarının değerlendirlmesi için DSM- IV için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Kılavuzu (SCID-I) kullanılarak tanısal görüşme yapılmıştır. Deneklerin depresyon şiddetinin belirlenmesi için Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D) kullanılmıştır. Migren tanısı için Uluslararası Başağrısı Birliği’nin belirlediği ölçütlere göre konmuştur. Fibromiyaljı tanısı için ise American College of Rheumatology ölçütleri kullanılmıştır. Fibromiyalji ve migren hastalarında ağrı şiddeti visual analogue scale (VAS) ile değerlendirilmiştir. BDNF ölçümü için serum örneği -70°C derecede saklanmış ve kit ile beraber verilen Block ve Sample solüsyon ile dilüe edildikten sonra ELISA Kit (Promega; Madison, WI, ABD) ile çalışılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, serum BDNF değerlerinin ortalamalarının kıyaslanması için Kruskal Wallis testi uygulanmıştır. Serum BDNF düzeylerinin yaşla ilişkisinin değerlendirilmesinde Spearman sıralı korelasyon testi, cinsiyetle ilişkisinin değerlendirilmesinde Bonferroni düzeltmeli Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Serum BDNF düzeylerinin HAM-D ve VAS puanları arasındaki ilişkinin test edilmesi için Spearman sıralı korelasyon testi uygulanmıştır. Bulgular: Depresyon grubunun serum BDNF düzeyleri (21.2±11.3 ng/ml), migren grubunun (32.2±10.1 ng/ml), fibromiyalji grubunun (30.7±8.9 ng/ml) ve kontrol grubunun (31.4±8.8 ng/ml) düzeylerinden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p<0.0001). Migren, fibromiyalji ve kontrol grupları arasında serum BDNF düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Serum BDNF düzeyleri ile, yaş ve cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktur. Ağrılı sendromlarda HAM-D ve VAS puanları ile serum BDNF düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon olmadığı görülmüştür (sırası ile r= 0.085; p= 0.579 ve r= 0.191; p= 0.204). benzer şekilde depresyon grubunda da serum BDNF düzeyleri ile HAM-D puanları arasında anlamlı bir ilişki yoktur (r= 0.122; p= 0.579). Sonuçlar: Ağrılı sendromlar stres ile ilişkilendirilse bile, bu çalışmada, stresin bir belirteci olan serum BDNF düzeyi bu görüşü desteklememiştir. Bu durumun nedeni fibromiyalji veya migren gibi ağrılı sendromlarda serum BDNF düzeylerinin periferik trombosit işlevlerindeki değişimlerden etkilenmesi olabilir. Öte yandan belli bir düzeyde kalan kronik stres durumlarından serum BDNF düzeylerinin etkilenmiyor olması da bu durumda rol oynamış olabilir.Item Yüksek yağ içerikli diyet ile beslenen sıçanların arka bacak kasında dehidroepiandrosteron sülfatın oksidan durum belirteçleri ile bakır ve çinko düzeylerine etkisi(2008) Huri ALDIRMAZ; Zeki ARI; H.Tuğrul ÇELİK; B. Sami UYANIK; Özlem GÜNAY; Banu İŞBİLEN; Cevval ULMAN; Fatma TANELİObezite oluşumundaki önemli nedenlerden birisi yüksek yağlı diyetle beslenmedir. Dehidroepiandrosteron sülfatın vücutta yağ kitlesini azaltarak antiobeziter etki gösterdiği, lipid metabolizması üzerine olumlu etkileri olduğu ve anti-aterosklerotik etki gösterdiği bildirilmektedir. Bu çalışmada yağlı diyet ile beslenen sıçanlarda dehidroepiandrosteron sülfatın sıçan bacak kasında oksidan durum belirteçleri ile bakır ve çinko düzeylerine olası etkilerini incelemeyi amaçladık. Çalışmada 37 adet Sprague-Dawley cinsi dişi sıçan kullanıldı. Grup I’e (n=11) standart pellet verilirken diğer gruplarda yüksek yağ içerikli (% 65) diyet uygulandı. Beş aylık beslenme sonrasında sıçanlar 4 gruba ayrıldı. Grup 1 (kontrol, n=11) ve Grup 2’ye (n=9) serum fizyolojik, Grup 3’e (n=9) 1 mg/kg dehidroepiandrosteron sülfat, Grup 4’e (n=8) 10 mg/kg dehidroepiandrosteron sülfat 7 gün süre ile uygulandı. Dekapitasyon sonrası sıçanların sağ arka bacaklarından alınan kas dokusu örneklerinde nitrotirozin, miyeloperoksidaz, bakır ve çinko tayinleri yapıldı. Sonuç olarak; dehidroepiandrosteron sülfatın kas metabolizması üzerinde, oksidan durum belirteçlerinden nitrotirozin miktarını ve miyeloperoksidaz aktivitesini azaltarak olumlu etki yaptığını, ancak kas dokusunda çinko ve bakır düzeylerini etkilemediğini söyleyebiliriz. Dehidroepiandrosteron sülfatın kas metabolizması üzerindeki bu yararlı etkiyi gösterme mekanizmalarının açıklığa kavuşturulabilmesi için de daha detaylı araştırmaların yapılması gerektiği kanaatindeyiz.Item Prokalsitonin intestinal iskemide belirleyici bir faktör olabilir mi?(2009) Ömer YILMAZ; Abdülkadir GENÇ; Fatma TANELİ; Semin AYHAN; Ünden Cansu ÖZCAN; Can TANELİAmaç: Prokalsitonin, kalsitonini oluşturan prekürsörlerdendir. Günümüzde erişkin ve çocuk olguların enfektif ve enflamatuvar durumlarında belirteç olarak kullanılmaktadır. intestinal iskemi bebeklikten erişkinliğe birçok hastalığın etiyolojisinde önemli rol oynamaktadır. Nekrotizan enterokolit (NEK), midgut volvulus gibi hastalıklar iskemi ile ilişkili durumlardır. İskemi ile mukoza1 bütünlüğün bozulması bakteriyel translokasyon ile sonuçlanmaktadır. Amaç, intestinal iskemi deneysel modelinde prokalsitoninin erken bir belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağının araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 35 adet rat kullanılmıştır. Denekler rasgele 7'şerli 5 gruba ayrılmıştır. Grup 1 'de 120 dk., grup 2'de 60 dk., grup 3'te 30 dk. mezenter iskemi uygulanmıştır. Grup 4 'teki denekler sham kontrol grubu olarak ayrılmıştır. Grup 1-2 ve 3 'te batın kapatılarak 4 saat reperfüzyon uygulanmıştır. Grup 4'te de işlem sonrası batın kapatılarak 4 saat beklenmiştir. Grup 5 kontrol grubu olarak ayrılmıştır. İşlem sonunda prokalsitonin ölçümü için kan, patolojik inceleme için de terminal ileumdan 3 cm 'lik bir segment alınmıştır. Bulgular: Deneklerin prokalsitonin serum düzeyi ortalamaları Kruskal-Wallis varyans analizi ile değerlendirildiğinde aralarında istatistiksel açıdan belirgin bir fark vardır (p=0,01). Mann-Whitney U testinde bu fark iskemi oluşturulan gruplar ile kontrol grupları arasındadır (p<0,05). İskemi oluşturulan deney grupları arasında herhangi bir istatistiksel fark saptanmamıştır. Histolojik bulguların ağırlığı ile serum prokalsitonin düzeyleri arasında istatistiksel bir ilişki bulunmamaktadır. Sonuç: Prokalsitonin serum düzeyi bağırsak iskemisinden sonra erken dönemde yükselmektedir. Deneysel bağırsak iskemisinde, iskemi derecesi ile prokalsitonin serum düzeyi arasında anlamlı bir ilişki saptanmadığından barsak iskemisinde negatif tarama testi olarak kullanılmasının yararlı olacağı düşünülmüştür.Item Serum brain-derived neurotrophic factor (BDNF) levels in schizophrenic patients with depressive sypmptoms: A preliminary study(2009) AYŞEN ESEN DANACI; Ömer AYDEMİR; Artuner DEVECİ; Fatma TANELİ; Oryal TAŞKINAmaç: Yapılan klinik ve hayvan çalışmalarından elde edilen sonuçlar şizofreninin nörogelişimsel, nörodejeneratif ve dopamin hipotezlerini desteklemektedir bu da beyin türevli nörotrofik faktörü (BDNF) şizofreninin patofizyolojisini açıklamada aday moleküllerden biri haline getirmiştir. Bu çalışmanın amacı depresyonu olan şizofreni hastalarında BDNF düzeylerini araştırmak ve bu değerleri major depresyonlu hastalar ve kontrol grubuyla karşılaştırarak şizofrenide görülen depresif belirtilerin doğasını anlamaktır.Yöntem: Depresif belirtileri bulunan 8 şizofreni hastasının (ŞD) BDNF düzeyleri iki farklı kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Birinci grup major depresyonlu (MD) hastadan (n=24), ikinci grup ise sağlıklı kontrollerden oluşmuştur (n=26).Bulgular: ŞD grubunun BDNF düzeyleri kontrol grubuna benzer bulunurken MD grubunun BDNF düzeyleri her iki gruptan da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur.Sonuç: Depresif belirtileri olan şizofreni grubuyla major depresyon grubunun BDNF düzeyleri arasındaki farklılık bu iki bozukluğun farklı etiyolojileri olduğu hipotezini destekler niteliktedir.Item Do walking programs affect C-reactive protein, osteoprotegerin and soluble receptor activator of nuclear factor-kappaβ ligand?(2009) Hasan ESEN; Gürbüz BÜYÜKYAZI; Cevval ULMAN; Fatma TANELİ; Zeki ARI; Fatma GÖZLÜKAYA; Hakan TIKIZAmaç: On haftalık yürüyüş programlarının maksimal oksijen tüketimi, vücut kompozisyonu, serum lipidleri, yüksek sensitiviteli C-reaktif protein, osteoprotegerin ve soluble reseptör aktivatör nükleer faktör-kappaβ ligandı üzerine etkilerini incelemek.Yöntem: Yirmi yedi orta yaşlı (40-60yaş) erkek on hafta, haftada beş gün, günde 40-52dakika orta veya yüksek şiddette (sırasıyla ~5.95±0.26km/s ve ~7.64±0.36km/s; maksimum kalp atım hızı rezervinin %50-55 ve %70-75’inde) yürüdüler. Yürüyüş yapmayanlarkontrol grubunu oluşturdu (n=13). Egzersiz programı öncesi ve sonrasında, tahmini maksimal oksijen tüketimi, vücut kompozisyonu, lipid profili, yüksek sensitiviteli C-reaktifprotein, osteoprotegerin ve soluble reseptör aktivatör nükleer faktör-kappaβ ligandı düzeyleri belirlendi.Bulgular: On haftanın sonunda tahmini maksimal oksijen tüketimi yüksek-şiddet grubunun lehine (p<.05) her iki egzersiz grubunda arttı (p<.05). Vücut ağırlığı, vücut yağ yüzdesi ve beden kitle indeksi değerlerinde egzersiz gruplarında anlamlı azalmalar meydana geldi (p<.05). Yürüyüş antrenmanları kan lipit değerleri, yüksek sensitiviteli C-reaktifprotein ve osteoprotegerin düzeyleri üzerinde etkili bulunmadı, ancak soluble reseptöraktivatör nükleer faktör-kappaβ ligand yüksek şiddet grubunda anlamlı olarak azaldı(p<.05); egzersiz gruplarında belirlenen değişim kontrol grubundaki değişimden farklıydı (p<.05). Sonuç: Soluble reseptör aktivatör nükleer faktör-kappaβ ligand ve tahmini maksimal oksijen tüketiminde meydana gelen gelişmelerden dolayı kardiyak risk faktörlerine ve damarsal kalsifikasyona karşı koruyucu etkiler yaratabilmek için yüksek şiddet yürümeprogramları önerilebilir.Item Relationship Between Cyclic Citrullinated Peptide Antibodies Positivity and HLA-DRB1 Shared Epitope Alleles in Patients with Rheumatoid Arthritis in Turkey(2010) Gürol ULUTAŞ; Fatma TANELİ; Çiğdem TÜZÜN; Canan TIKIZ; Cevval ULMAN; İdris DAYANAmaç: HLA DRB1 ortak epitop alelleri romatoid artritin (RA) en belirgin genetik risk faktörü olup, sınıf 2 HLA molekülünün peptid sunan bölümünde bir amino asit dizilimi tarafından kodlanmaktadır Son zamanlarda bu ortak epitop alellerinin RA'lı hastalarda sitrüllenmiş proteinlere karşı antikorların gelişimi için bir risk faktörü olabileceği öne sürülmektedir. Bu çalışmada Türk toplumundaki RA'lı hastalarda siklik sitrüline peptid antikorları (anti-CCP) pozitifliğinin HLA-DRB1 allellerinin taşıdığı ortak epitopla olan ilişkisi araştırılmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya kliniğimizde yeni tanı konulmuş ya da tedavi altında olan 60 RA'lı hasta dahil edildi. Kontrol grubunu ise 60 sağlıklı gönüllü oluşturdu. RA'lı hastalarda anti-CCP düzeyleri enzim-bağımlı immunosorbent ölçüm metoduyla, HLA-DRB1 tiplemeleri ve OE ölçümü polimeraz zincir reaksiyonu yöntemi ile araştırıldı. Sağlıklı gönüllülerde ise sadece anti-CCP düzeyleri ölçüldü.Bulgular: Romatoid artritli hastalarda OE pozitifliği %50 olarak saptandı ve bu hastaların %30'u çift kopya OE taşıyordu. Anti-CCP pozitifliği RA'lı hastalarda %73.3 iken, kontrol grubunda bu oran %0 olarak saptandı. OE varlığının anti-CCP pozitifliğini arttırdığı (OR=4.3, %95 [CI], P=0.04 ) ve anti-CCP pozitifliği ile RF pozitifliği arasında anlamlı bir ilişkisi olduğu gözlendi (OR=5.3, %95 [CI] P<0.05). Sonuç: Çalışmamızda Türk RA'lı hastalarda OE taşıyan HLA-DRB1 genlerinin anti-CCP üretimiyle anlamlı ilişkisi olduğu ve antiCCP'nin RA için tanısal duyarlılık ve özgüllüğünün sırasıyla %73.3 ve %100 olduğu saptanmıştır.Item Serum and pleural fluid N-Terminal-Pro-B-Type natriuretic peptide concentrations in the differential diagnosis of pleural effusions(2011) Arzu YORGANCIOĞLU; Aylin ÖZGEN ALPAYDIN; Nesrin YAMAN; Fatma TANELİ; Özgür BAYTURAN; Ayşın COŞKUN ŞAKAR; Pınar ÇELİKSon yıllarda, plevral efüzyonların ayırıcı tanısında N-Terminal-Pro-B-Tip natriüretik peptid (NT-proBNP) gibi yeni belirteçlerin kullanımı gündemdedir. Çalışmamızda, NT-proBNP’nin özellikle kardiyak kaynaklı plevral efüzyonlarda tanısal değerini araştırmayı amaçladık. Plevral efüzyonu olan 45 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların serum ve plevral efüzyonlarında NT-proBNP düzeyleri ve Light kriterlerinde yer alan biyokimyasal belirteçler analiz edildi. Klinik değerlendirmeye göre, gereken durumlarda plevral sıvının kültürü, ARB direkt muayenesi ve sitolojik tetkiki yapıldı. Kardiyak patoloji düşünülen hastalarda, kardiyolojik değerlendirme ve ekokardiyografi de yapıldı. Light kriterlerine göre plevral efüzyonların 38’i eksüda, yedisi transüdaydı. Hastaların 13’ünde son tanı malign efüzyon, 10’unda infeksiyon (tüberküloz/pnömoni), 21’inde konjestif kalp yetmezliği, birinde ise plevral efüzyonla ilgili diğer hastalıktı. Konjestif kalp yetmezliği ile ilişkili plevral sıvılarda, medyan (25-75. çeyrekler) NT-proBNP düzeyleri serumda 4747 pg/mL (931-15754), plevral sıvıda ise 4827 pg/mL (1290-12430) idi. Kardiyak olmayan nedenlere bağlı plevral sıvılarda ise bu düzeyler serumda 183 pg/mL (138-444), plevral sıvıda 245 pg/mL (187-556) olarak saptandı. Konjestif kalp yetmezliği olan hastalarda serum ve plevral sıvı NT-proBNP düzeyleri anlamlı olarak yüksekti (her ikisi için p< 0.001). Son tanılarına göre dört grup karşılaştırıldığında serum ve plevral sıvı NT-proBNP düzeyleri en yüksek konjestif kalp yetmezliğinde gözlendi, bunu malignite, infeksiyon ve diğerleri izlemekteydi (her ikisi için p< 0.001). Kardiyolojik değerlendirme ile konjestif kalp yetmezliği kabul edilen 21 hastanın 14’ünde Light kriterlerine göre eksüda mevcuttu. Transüdalarda serum ve plevral sıvı NT-proBNP düzeyleri istatistiksel anlamlı olarak yüksekti (p= 0.009). Plevral sıvı NT-proBNP düzeylerinin ölçümü iyi bir yaklaşımdır ve plevral sıvı NT-proBNP düzeyleri kardiyak kaynaklı sıvıları Light kriterleri ve serum NT-proBNP düzeylerine göre daha iyi yansıtır.Item Toll-Like Receptor 2 Expression and Peripheral Blood CD4+/CD8+ T Cell Ratio in COPD(2014) Gürol Şahin ULUTAŞ; Aylin ÖZGEN ALPAYDIN; Fatma TANELİ; Cemile ÇETİNKAYA; Cevval ULMAN; YEŞİM GÜVENÇ DEMİRAĞCI; Gönül Dinç HORASAN; Ayşın Şakar COŞKUNas well as the relationship of these cells with pulmonary functions in chronic obstructive pulmonary disease (COPD) patients.MATerIAL ANd MeTHods: Forty COPD patients and 40 healthy volunteers were included. Participants were analysed in four groups according to their smoking status. Peripheral blood CD4+ and CD8+ T cells and monocyte TLR-2 expression were measured by flow cytometry in the whole study population.resULTs: No significant difference was observed in TLR-2 expression, number of CD4+ and CD8+ T cells, and CD4+/CD8+ T cell ratio between the study groups. CD4+/CD8+ T cell ratio and FEV1/FVC were found to have a mild positive correlation (r=0.295, p=0.022). A mild negative correlation was observed between smoking intensity and CD4+/CD8+ T cell ratio (r=-0.274, p=0.034).CoNCLUsIoN: We demonstrated a mild correlation between pulmonary functions and peripheral blood CD4+/CD8+ T cell ratio. However, we did not find a significant difference in TLR-2 expression of CD14+ monocytes in patients with airway obstruction.Item Is Melatonin Protective in Contrast Material Related Renal Failure?(2015) Özüm TUNÇYÜREK; Özlem GÜNAY; Fatma TANELİ; Semin AYHAN; Nalan NEŞE; Yüksel PABUŞÇUAmaç: Çalışmanın amacı, erkek sıçanlarda myoglobinüri ve radyokontrastmaddeye bağlı oluşan böbrekyetmezliğinde melatoninin etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Anestezi eşliğinde,tüm sıçanların her iki arka bacağınaeşit miktarda %50lik gliserol uygulanarak myoglobinürik böbrekyetmezliğigeliştirildi. 3 saatsonra :Grup I (n:7): Iopromide (Ultravist-300®) 2 ml/kg (intrakardiak); Grup II (n:7): Iopromide(Ultravist -300®)ve intraperitoneal olarakMelatonin (10 mg/kg) ; Grup III (n:7): 2 ml/kg fizyolojik salin (Kontrolgrubu).Kan örnekleri toplanarak üre, kreatinin ve cystatin c değerleri çalışıldı. Protokolü bilmeyen iki patolog tarafından böbrekler incelendi. Bulgular: Grup 2 ile3 arasında kreatinin ve cystatin c değerleriiçinfarkyoktu (p=0.9; 0.2). Tartışma: Çalışmada, kontrasta bağımlı böbrekte oluşan oksidatif stresin melatonin ile önlenebildiğini gösterdik. Ancak, insanlar damelatoninin koruyucu etkilerinin ekklinik çalışmalarla değerlendirilmesine ihtiyaç vardır.Item Effects of two different eight-week walking programs on insulin resistance and ER stressrelated markers in pre-menopausal women(2016) Fatma TANELİ; Cevval ULMAN; Hakan TIKIZ; Gürbüz BÜYÜKYAZI; Hasan ESEN; Mehmet GÖRAL; Yeliz DOĞRUAmaç: Egzersiz ile Endoplazmik Retikulum (ER) stresi, insülin direnci ve obezite arasındaki ilişki yeni araştırılan bir alandır. Bilgimiz dahilinde literatürde premenopozal kadınlarda yürüyüş egzersizlerinin, ER stresiyle ilişkili markerler ve insülin direnci ile ilişkisini inceleyen çalışma bulunmamaktadır. Pre-menopozal dönemdeki kadınlarda 8 haftalık farklı şiddette yapılan yürüyüş egzersizlerinin tumor necrosis factor-alpha (TNF?), Fetuin-A (?2 - Heremans Schmid glycoprotein), c-Jun N-terminal kinase-1 (JNK-1) ve retinol-binding protein-4 (RBP-4) gibi ER stresiyle ilgili olabilecek markerler ile insülin direnci üzerine etkisini incelemektir.Metod: Egzersiz grupları (hızlı tempo yürüyüş grubu: HTYG; n=12; orta tempo yürüyüş grubu: OTYG; n=11), haftada beş gün, günde 30 dakikadan başlayarak 51 dakikaya kadar sabit olarak artan sürelerde yürüdüler. HTYG kalp atım sayısı yedeğinin yaklaşık ~%70-75 şiddetinde (hızında), OTYG ise ~%50-55 şiddetinde yürüdü. Egzersiz periyodundan önce ve sonra beden kütle indeksi (BKI), vücut yağ oranı (%), indirekt maksimal oksijen tüketimi (VO2max), serum TNF-?, Fetuin-A, JNK-1, RBP-4, kan lipidleri ve insülin direnci düzeyleri belirlendi.Bulgular: VO2max HTYG'de daha belirgin olmak üzere her iki egzersiz grubunda artarken, RBP-4 düzeyleri her iki egzersiz grubunda anlamlı olarak azaldı (p<0.05). Serum TNF- ? ve TG (p<0.05). BKİ, vücut yağ oranı (p<0.01), ve insulin seviyeleri (p<0.05) HTYG'de anlamlı olarak azaldı. Her iki egzersiz grubunun insulin direnç seviyesinde gözlenen azalmalar ve HTYG'nin JNK-1'in negatif değerlerindeki artışlar klinik olarak anlamlı olabilir.Sonuç: Her iki tip yürüyüş RBP-4 üzerinde benzer oranda olumlu etki yapmıştır. HTYG'de TNF-?, RBP-4 seviyelerindeki azalma ve JNK-1'in negatif değerlerindeki artışlar hızlı tempo yürüyüşlerin ER stresi üzerinde olumlu etkisini düşündürmektedir. ER stresi ve sonrasında apoptozisde meydana gelen azalma ile ilişkili olarak insülin direncinin azalması metabolik hastalıkları önlemede hızlı tempo yürüyüşün daha etkili olduğunu gösterebilir